hikaye119

EMRİN LEZZETİ



Padişah, bir gün divana gitti. Bütün memleket büyüklerini divanda toplanmış buldu. O nurlu padişah, bir mücevher çıkarıp vezirin eline vererek. Dedi ki: Bu, nasıl bir mücevher, değeri nedir? vezir, yüz eşek yükü altın değerinde bir mücevher dedi.
Padişah, kır bu mücevheri deyince dedi ki: Nasıl kırabilirim? Senin hazinenin malını iyiliğini dileyen biriyim ben. Değer biçilmez böyle bir mücevherin zayi olmasını nasıl reva görebilir? Padişah vezirin sözünü taktir etti, ona bir elbise ihsan etti. O cömert ve er padişah inciyi ondan aldı. O cömert padişah, vezire giydiği elbiselerden başka daha nice ağır elbiseler verdi. Onları bir müddet söze tuttu. Yeni şeylere, eski vakalara ait bahislerde bulundu.

Sonra mücevheri perdecinin eline verdi, bir isteklisi olsa dedi ne değer acaba? Perdeci, bu mücevher dedi, ülkenin yarısı değerinde. Tanrı ülkeyi tehlikelerden korusun.

Padişah kır bu mücevheri dedi. Perdeci, ey kılıcı güneş gibi parlayan padişahım, bunu kırıp ufalamak pek yazıktır, pek yazık. Değeri şöyle dursun şu parlaklığa bak. Gündüzün nuru bile ona uymada. Bunu kırmaya nasıl elim varır? Nasıl olur da padişahın hazinesine düşman olurum dedi.

Padişah ona elbise verdi, gelirini arttırdı. Onun aklını övmeye başladı. Bir müddet sonra mücevheri bir beyin eline verdi. Onu da bir sınadı. O da öyle söyledi, bütün beyler de. Her birine ağır elbiseler ihsan etti. Elbiselerini arttırdı o aşağılık kişileri yoldan çıkardı kuyuya attı. Elli, altmış bey, hepsi de veziri taklit ederek böyle söylediler.

Gerçi dünyanın değeri taklittir ama her mukallit de sınanmada rüsvay olur.

Ey Eyaz, söylemiyorsun, bu parlaklıkta, bu güzellikte olan bir mücevherin değeri nedir? eyaz söyleyebileceğimden de fazla deyince Padişah, peki dedi, hadi öyleyse hemen onu kır, hurdahaş et.

Eyaz’ın yenlerinde taş vardı. Derhal onları çıkarıp mücevheri kırdı, un ufak etti. Belki o delikanlı bu işi rüyada görmüştü de yenine, koltuğuna iki taş gizlemişti. Yusuf gibi hani. O da işinin sonunun nereye varacağını kuyu dibinde görmüştü.

Kime fetih ve zafer, haber verirse onca murada ermede birdir, ermeme de. Kimin payandası, sevgilinin, vuslatı olursa o, kırılmadan savaşmadan ne korkacak? Karşısındakini mat edeceğini iyice bilen at gitmiş, fil gitmiş aldırır mı? Onca bunlar zaten saçma şeylerdir. At arayan, atını alıp götürse al götür der, önüne düşecek o at değil ya.

İnsan atla bir soydan olur mu? Adamın ata olan sevgisi, öne geçmek içindir. Suretler için bu kadar elem çekme. Suret baş ağrısı olmaksızın manayı elde et. Zahit, işin sonunu düşünür. Soru hesap günü halim ne olacak diye dertlenir. Ariflerse başlangıçtan, önden haberdardır, sonu düşünme derdinden de kurtulmuşlardır.

Arifte arif olmadan önce korku da vardı, yalvarış da. Fakat Tanrı takdirini bildiğinden, işin önünden haberdar olduğundan bu bilgi, her ikisini de ortadan kaldırmıştır. Evvelce mercimek ektiğini bildiğinden ne mahsul elde edeceğini de bilir. Ariftir korkudan da kurtulmuştur, ürkmeden de. Tanrı kılıcı, o hay huyu kesmiş, ikiye bölmüştür. Evvelce Tanrıdan korkar umardı. Korku yok oldu o yalvarış meydana çıktı.

Eyaz da o değerli mücevheri kırınca beylerden yüzlerce feryat ve figan koptu. Bu ne korkusuzluk Tanrı hakkı için bu nurlu mücevheri kıran kafirdir dediler. O topluluğun hepsi de körlüklerinden padişahın inci gibi olan buyruğunu kırmıştı. Mücevherin değeri ile sevginin sonucu gönüllerinde gizli kalmıştı.

Eyaz dedi ki: Ey ünlü ulular, Padişahın buyruğumu daha ileri mücevher mi? Sizce Tanrı hakkı için söyleyin, Padişahın emri mi daha üstün, yoksa bu güzelim mücevher mi? Ey mücevhere bakan, Padişaha aldırış etmeyen beyler, önünüzde gul var ana cadde değil.

Ben gözümü padişahtan ayırmam. Müşrik gibi taşa yüz tutmam. Boyalı taşı seçip Padişahın buyruğunu geri bırakan canda hiçbir cevher, hiçbir değer yoktur. Gül renkli oyuncağı ardına at. Onlara renk vereni aklına getir ve şaş. Dereye gir testiyi taşa çal. Kokuya renge ateş ver. Din yolunda yol kesicilerden değilsen kadınlar gibi renge kokuya tapma.

Bu sözler üzerine o yüce erler, bu hatalarına özür olmak üzere başlarını önlerine eğdiler. O anda her birinin gönüllerinden belki iki yüz kere ah çıktı, bir duman gibi ta göğe kadar ulaştı.

Padiaşh ihtiyar cellada emir verdi: Bu çerçöpü benim yüce tapumdan uzaklaştır. Bu aşağılık adamlar, bu yüce makama layık değiller. Bir taş için benim buyruğumu ret ettiler. Buyruğum, bu çeşit fesatçılarca bir boyalı taş için hor hakir oldu.

Bunun üzerine merhametli Eyaz sıçradı, o ulu Padişahın tahtına doğru koştu. Secde edip boğazını tutarak, padişahım dedi, senin gibi yüce bir padişahın sultanlığına gök yüzü bile hayran olmuştur.

Ey hüma kuşu, hümalar kutluluğu senden bulur, cömertler cömertliğe senden ereler. Ey kerem sahibi, alemdeki kerem ve ihsanlar, senin bağışlamana karşı mahvolur gider. Ey lütuf sahibi, kırmızı gül, seni görünce utancından gömleğini yırtar. Yarlıgama senin yarlıgamanla doymuş, tilkiler, senin affınla aslanlara üstün olmuştur.

Senin buyuğuna karşı korkusuzca harekette bulunan, affından başka nereye dayansın? Bu suçluların gafletleri, küstahlıları, ey af madeni padişah, senin affının çokluğundan meydana geldi. Gaflet daima küstahlıktan meydana gelir. Ululama gözden kuru ağrıyı giderir.

Gaflet ve kötü bir alışkanlık olan unutkanlık, ululama ateşiyle yanıp gider. Onun heybeti adama uyaklık ve anlayış verir, adamın içindeki unutkanlık ve yanılma çıkar, kalmaz. Yağma zamanı halkın uykusu gelmez. Kimse hırkamı çalmasınlar diye uyumaz. Hırka korkusu ile bile uyku kaçarsa artık can ve boğaz korkusu ile kim uyur ki?

Buna tanık “Rabbimiz, unutup işlediğimiz suçlarla bizi suçlu sayma” ayetidir. Çünkü unutma da bir bakıma suçtur. Unutan, onu layık olduğu veçhile ululamıştır. Yoksa hiç savaşta adamı uyku tutar mı?

Unutma, çaresiz gelip çatar ama buna tutulmamak için de sebeplere yapışmak lazım. Çünkü onu ululamada gevşeklik gösterdi mi insanda ya unutma meydana gelir, ya yanlış. Sarhoş gibi hani. O da cinayetlerde bulunur, sonra da mazurdum, ne yapayım der.

Ona derler ki: Doğru ama a kötü işli, o zıkkımı sen içtin, dileğinle isteğinle zıkkımlandın. Sarhoşluk sana kendi kendine gelmedi, onu sen davet ettin. O dileği de kendin meydana getirdin. Sarhoşluk, senin kastın, çalışıp çabalaman olmasaydı da kendi kendine sana gelip çatsaydı can sakisi, senin ahdini korur, gözetirdi. Sana arka olur, senin adına o, özür dilerdi. Tanrı sarhoşluğuna kul köle olayım.

Ey her çeşit elde edilen şey, kendisinden olan Tanrı, bütün alemin af ve ihsanı, senin ihsanından bir zerredir. Aflar senin affını överler. İnsanlar, sakının, ona benzer ona eşit yoktur. Onların canlarını sen bağışla, huzurundan da kovma. Ey muradına erişen, senin damağının tadıdır onlar. Yüzünü görene acı, nasıl olur da seni gören, acı ayrılığını çekebilir? Ayrılıktan bahsediyorsun, ne yaparsan yap da bunu yapma. Senin tuzağına tutulup yüz binlerce defa ölmek bile ayrılmaya bedel olamaz.

Ey suçluların feryadına yetişen ayrılık acısını erlerden de uzaklaştır, kadınlardan da. Senin vuslatını umarak ölmek hoştur. Fakat ayrılığın acısı, ateşin üstündedir. Kafir bile cehennemden bana bir baksaydın cehennemde olduğuma gam mı çekerdim deyip durur. Çünkü o bakış, bütün eziyetleri tatlılaştırır; büyücülerin el ve ayaklarının kan diyetidir o bakış.

Gökyüzü zararı yok sesini dudu. Gökyüzü, sanki o savlicana bir top kesildi. Firavunun vuruşu bize zarar vermez ki dediler, Tanrının lütfu, başkalarının kahrından üstündür.

Ey insanları azgınlık, sapıklık yoluna süren, sırrımızı bilsen a can gözü kör herif, anlarsın ki biz kendimizi kurtarıyoruz. Kendine gel de bu yana yanaş, bu erganunun “Keşke kavmim, rabbim beni yüzden yarlıgadı, bilselerdi” sesini dinle.

Tanrı ihsanı, bize bir Firavunluk verdi ki senin Firavunluğun kaç para eder, senin saltanatın geçici. Ey Mısır’a ve Nil ırmağına kapılıp gururlanan. Başını kaldır da ebedi ve ulu saltanatı gör. Sen şu pis hırkayı terk edersen Nil ırmağını can nilinden gark edersin.

A Firavun kendine gel de Mısır’dan el çek. Can Mısır’ının içinde yüzlerce Mısır var. Sen, halka “ben rabbinizim” deyip durursun ama bu iki sözden de gafilsin. Rab olan rablık ettiği kişiden nasıl titrer? Ben demeyi bilen, nasıl olur da cisim ve can bağına bağlı kalır?

İşte bak buracıkta bizler ben diyoruz, çünkü benlikten kurtulduk; zahmetlerle, belalarla dolu benlik ten halas olduk. A köpek, o benlik sana kutlu gelmedi. Fakat bizce mühürlenmiş bir devlet oldu. Bu benlik sana kin gütmese idi bize böyle güzel bir ikbal, bir devlet olur muydu? Yokluk yurdundan kurtuluyoruz, buna şükrane olarak şu darağacının başında sana bir öğüt verelim. Bizim ölü darağacımız, göç burağıdır. Senin saltanat yurdunsa gururdan, gafletten ibarettir.

Bu yaşayış ölüm suretinde gizlidir. O ölümse yaşayış kabuğunda gizli. Nur, ateş şeklinde görünmede, ateş de nur şeklinde. Yoksa dünya, hiç gurur yurdu, aldanma durağı olur muydu? Kendine gel acele etme. Önce yok ol. Battın mı nur doğrusundan baş göster. Ezel benliğinden gönül hayretlere düştü; bu benlik, soğuk bir hale geldi, ayıp ve ar kesildi. Can bensiz benlikten hoş bir hal aldı, alem benliğinden sıçrayıp çıktı.

Benden kurtuldu da şimdi ben oldu. Aferinler olsun zahmetsiz benliğe. O kaçmada, benlikse peşine düşmüş. Onu, onsuz gördüğünden ardını bırakmamak da. Sen, onu istedikçe o, seni istemez. Fakat öldün mü isteğini elde edersin.

Diri oldukça ölü yıkayıcı seni yıkar mı? Sen istedikçe isteğin seni ara mı? Bu bahse akıl, yol gösterici olsaydı Fahr-i Razi, din sırrını bilirdi. Fakat “Tatmayan bilmez”. Onun için onun aklı ve kurduğu hayallerde, ancak hayretini arttırır.

Bu ben, nerede düşünceyle açılacak, bulunacak? O ben, yokluktan sonra açılır, bulunur. Bu akıllar, araştırma yüzünden ittihat ve hulül uçurumuna düşer. Ey yakınlaşma yüzünden yokluğa erişmiş, yıldız gibi güneş nurlarına dalmış olan Eyaz! Hatta ittihat ve hulülle değil de meni gibi beden haline gelmiş olan dost.

Ey af etmeyi sandığına almış, kendine mal edinmiş zat, affet. Sen lütufta en ileri gidensin. Bütün lütuf edenler, senin ardındadır. Ben kim oluyorum ki af diyeyim? Ey padişahım ey Kün emrinin hulasası!

Ben kim oluyorum ki ey bütün benler, eteğine sarılmış olan padişahım, benliğimden geçmeden seninle beraber bulunayım?

Hilimle dolu olana ben nasıl olur da acımayı öğretmeye kalkışır, bilgi sahibine nasıl olur da hilim yolunu gösterebilirim? Beni sillelerle tokatlarla zebun etsen bile hakkın var. Ben yüz binlerce tokada layık bir kulum. Ben huzurunda ne söyleyeyim de sana bir şey anlatmaya kalkışayım. Yahut da ne yüzle kerem şartını sana hatırlatmaya girişeyim?

Sence bilinmeyen ne var? Alemde hatırında olmayan nedir ki? Sen, bilgisizlikten arısın; bilgin de alemde bulunan şeylerden herhangi birini unutmadan da arıdır. Bir hiç olanı tuttun adam ettin; onu güneş gibi nurlarla parlattın. Madem ki beni adam ettin, yalvarırsam yalvarışımı kerem et dinle. Benim suretimden ihzar ettiğin şefaati de yine sen ediyorsun demektir.

Çünkü bu yurt, benim malımdan, mülkümden bomboş, burada benim hiçbir şeyim yok. Evde kuru yaş ne varsa benim değil. Duamı su gibi akıttın, sebatını da bağışla ve o duayı kabul et. Önce bana duayı ilham eden sensin, sonunda duamı da sen kabul et. Kabul et de o alem padişahı suçluların suçunu bu kulu için af etti diyeyim.

Ben kendimi beğenmekteydim, baştanbaşa dertten ibarettim, Padişahım, her dertliye deva verdi. Cehennemliktim, kötülüklerle, şerlerle doluydum. Onun ihsan eli beni bir kevser haline getirdi. Cehennem kimi yakar, yandırırsa ben o yana şeyleri cesette tekrar çıkarır bitiririm. Kevserin işi nedir? her yanan, onun vasıtası ile biter yenilenir. Kevser katra katra keremlerini ilan eder; cehennemin yaktığı şeyleri ben yine yerine getiririm der.

Cehennem güz mevsiminin soğuğuna benzer. Kevserse ey gül bahçesi bahar gibidir. Cehennem ölüme mezar toprağına benzer. Kevserse sur üfürülmesi gibidir. Ey cehennemde bedenleri yananlar, Tanrı keremi sizi kevsere çağırmadadır. Ey daima faal olan diri Tanrı, lütfen “Halkı benden faydalansınlar diye yarattım; ben onlardan faydalanayım diye değil” buyurmuştun. Bu senin cömertliğindir; bütün noksanlar o cömertlikle düzelir. Bedene tapan şu kullarını afet. Af denizinin af edişi yerinde bir iştir. Halkı ırmak gibi, sel gibi afet, yıka, arıt, kendi denizine daldır, temizle.

Aflar her gece şu gönlünden çıkar, güvercinler gibi sana uçar ulaşır. Seher çağı yine onları uçurur, geceye kadar şu bedenlere hapsedersin. Yine akşam çağı, o sayvanın, o adamın aşkı ile kanat çırparak uçarlar.

Bedenden vuslat ipini kopardılar mı sana, senin huzuruna gelirler. Çünkü senden ikbal ve devlete erişmişlerdir. Baş aşağı geri dönmeden emin olarak “Biz şüphe yok rabbimize dönenleriz” diye havada kanat çırparlar. O keremden de “gelin yücelin” diye ses gelir. O dönüşten sonra artık o hırs, o keder kalmaz.

Alemde çok gariplikler çektiniz. Ey ulular kadrini bilin. Bu ağacın gölgesinde nazla sarhoş olarak ayaklarınızı uzatınız. Din yoluyla zahmetler çeken ayaklarınızı ebedi hurilerin kucaklarına ellerine bırakınız. Huriler merhametli bir halde işaret ederek bu sofiler, seferden döndüler. Güneş nuru gibi saf sofiler, bir müddet toprağa düştüler, pisliğe karıştılar. Fakat ayaklarında üstlerinde başlarında hiçbir pislik olmaksızın tertemiz olarak güneşin nuru gibi yüce, yüce güneş değirmesine geldiler.

Yüce Tanrı bu suçlularda başlarını duvarlara vurdular. Kendi hatalarını suçlarını anladılar. Padişahın oyununda mat oldular ama, şimdi ah ederek ey lütfu, suçlulara yol gösteren Tanrı diye sana yüz tuttular. Lütfet yolda kirlenenleri tez af fıratın da, yıkanılacak kaynakta yıka, arıt.

Arıt da uzun zamandır işlene gelen suçtan yıkansınlar, temizlerin safına katılıp namaz kılsınlar. Sayıdan dışarı olan o saflarda “Bizler saflarız” nuruna gark olsunlar. Söz, bu halin övüşüne gelince kalem de kırıldı kağıt da yırtıldı. Hiç deniz bir kaba sığar mı? Aslanı bir kuzu kapıp götürebilir mi?

Perde ardındaysan perdeden çık da şaşılacak padişahlığı gör. Sarhoş kavim, kadehini kırdılar ama senden sarhoş olanların özrü var. Onların sarhoşluğu, ikbal ve mala değildir ey işleri tatlı Tanrı senin şarabından sarhoş olmuştur onlar.

Ey padişahlar padişahı, onlar senin hususiyetinden sarhoş olmuşlardır. Ey saf eden Tanrı, kendi sarhoşunu afet. Hitap ettiğin zaman senin hususiyetinin lezzeti, insanı, öyle bir sarhoş eder ki, yüz küp şarap insanı öyle sarhoş edemez.

Mademki beni sarhoş ettin, had vurma bana. Şeriat, sarhoşlara had vurmaz. Aklım başıma gelsin de o vakit döv. Zaten ben ayılmayı istemiyorum ki.

Ey lütuflar ve ihsanlar sahibi Tanrı, senin şarabını içen, ebedi olarak aklından da kurtuldu gitti, had vurulmasından da. Onlar, sarhoşluklarının verdiği yoklukta ebedi olarak kalırlar. Sizin sevginizde yok olan gayri ayrılık kalmaz.

İhsanın bize yürü der, yürü ey aşkımızın ayranına kapılmış olan. Sinek gibi ayranımıza düşmüşsün... Sen sarhoş değilsin ey sinek şarabın ta kendisisin. Ey sinek gerkesler senden sarhoş olurlar. Çünkü sen bal denizine at sürmüşsün.

Dağlar zerreler gibi senin sarhoşundur. Nokta da senin elindedir, pergel de, çizgi de. Halkın titrediği fitne, senden titrer. Her değerli mücevher, sence ucuzdan ucuzdur. Tanrı, bana beş yüz ağız verseydi de ey can ve ey cihan seni anlatsaydım. Halbuki bir ağzım var, o da et sırları bilen Tanrı, senden utancından kırık dökük. Fakat yokluktan daha kırık dökük olmam ya. Bunca ümmetler, onun ağzından zuhur etti. Yüzlerce gayp eserleri, Tanrının lütuf ve ihsanı ile yokluktan dışarı çıkmayı beklemede.

Ey keremine kurban olduğum Tanrı, başım senin havanla dönmede. Sana rağbetimiz senin dileğinle oluyor. Nerede bir yol yürüyen varsa onu Tanrı cezbesi çekmededir. Hiç yel olmadan toprak havaya kalkar mı? Hiç deniz olmadan bir gemi, denize ayak atabilir mi? Abıhayat önünde kimse ölmez. Halbuki abıhayat, senin suyunun yanında bir tortudan ibarettir.

Abıhayat can kıblesidir. Dostlar, bağlar, bahçeler, suyla yeşerir, güler. Ölümü içenler, onun aşkı ile diridirler; gönüllerini candan da çekmişlerdir, abıhayattan da. Aşkının suyu mademki bize el verdi, abıhayatın bizce hiçbir değeri yok artık.

Her can, abıhayattan diridir. Fakat abıhayatın suyu da sensin. Her an bana bir ölüm, bir haşir verdin de o keremin neler yaptığını gördüm. Senin yeniden dirilteceğine güvenim var; o yüzden bu ölüm, bana uyku gibi görünmede ey Tanrı.

Her an yedi denize de serap olsa ey suyun suyu, sen onu kulağından tutar, getirirsin. Akıl ecelden titrer durur, halbuki aşk, neşe içindedir. Taş, toprak parçası gibi yağmurdan korkar mı hiç?

Bu cilt mesnevinin beşinci cildidir. Can göğünün burçlarındaki yıldızlara benzer. Yıldızları tanımayan gemiciden başkasının duyguları, yıldızla yol bulamaz. Başkaları, yıldızları ancak seyrederler, ne kutlularından haberleri vardır, ne kırandan.

Geceleri ta sabahlara kadar böyle şeytanları yakıp yandıran yıldızlara aşinalık et. Her biri kötü zanna kapılmış şeytanı defetmek için gök kalesinden adeta neft atmaktadır. Yıldızlar şeytana akrep gibidirler, fakat müşteriye en yakın bir dosttur onlar.

Yay, okla şeytanı oklar, bir yere mıhlarsa ekinleri, meyveleri sulamak için kova, suyla dolu. Balık gerçi azgınlık gemisini kırarsa da dost için öküz gibi ekim eker.

Güneş geceyi aslan gibi paralasa da lal, onun yüzünden atlas elbiselere nail olur.

Yokluktan baş gösteren her varlık birine zehirdir, öbürüne şeker. Dost ol, kötü huyundan ayrıl da zehir küpünden bile şeker ye.

Faruki tiryak, ona şeker kesilmişti de onun için zehir, Faruk’a bir zarar vermedi.

BEŞİNCİ CİLDİN SONU. Altıncı cilde geçmek için Tıklayın.

Yorumlar

zakariya dedi ki…
mevlananın, bu hikayede verdiği mesaj, sıradan bir insan, nasıl padişah olur? daha sonra kimler nasıl onu bir canavara ve bir diktatöra dönüşmesini öğretirler?
nerden bakarsan sultanlar ve padişahların belki yüzde doksandan fazlası çevresi sayesinde zalim bir hakime dönüşür. hal bu ki gelince milletin oyu ile gelir, ama daha sonra demokratik yollarla gitmez. sultan mahmud gaznevi o mücevheri bakanlarına veriyor önce ve bunu kırın diyor. ama vezirlerin hiçbiri cesaret edipte padişahım bu mücevher beytülmalındır, nasıl kırarız, bizim görevimiz millete hizmet değil mi? kusura bakma biz milletimize ihanet etmeyiz diyemedikleri için yağcılığa başlıyıp, sultanımızın hazinesinin emniyeti bizden sorulur, nasıl kırarız diyorlar. ve sultan mahmut gerçekten vezirlerin, şaha karşı samimi ve sadık olduklarına inanarak onlara armağanlar, hediyeler veriyor. sıra ayaza gelince, ayaz tabi ki sultan mahmudun beyni sayılır. zaten mahmudun kafasının almadığı şeylerin hepsini o hallederdi. nasıl ki büyük FİRDEVSİ, ŞAHNAME gibi bir eseri sultan mahmuda takdim edince, sultan o büyük esere karşılık olarak altın sözü vermişti ama sözünden cayıp hem gümüşe düşürdü hemde miktarını onda bire indirdi. daha sonra ayaz aracılığıyla o kitabın nakadar büyük bir şaheser olduğunu anlatdı ve ikna etdi ama ne yazık ki Firdevsiye gelen altınlar şehir girişine ulaşmadan onun cenazesi şehirden çıkıyordu. bu hikayedede yine ayaz sultan mahmuda, mücevheri kırmakla, emrinin daha pahalı olduğunu öğretdi ve onu şu inanca ikna etdi ki: sen yer yüzünün tanrısısın ve senin emrin gelince akan sular durur, yani durmalıdır bunu iyice kafana sok. öyle ki sultan, vezirlerin ölüm emrini verdi ve yinede onları ayaz kurtardı. padişahlar hep yanındakilerden güc alarak bir cenevar oluyorlar sonunda, hele o yanındakilerden biri ayaz ise, vay o milletin haline.

Bu blogdaki popüler yayınlar

hikaye2

beyit